Deprem 17.08

Cafer Şen

11/9/2025

İstanbul, o yaz, ağır ve nemli bir battaniyenin altında uyuyordu. Ağustos’un ortası, gecenin bunaltıcı sıcaklığı, evlerdeki herkesin uykusunu yüzeye çekmişti. Şehrin kenar bir ilçesinde, bir apartmanın beşinci katında yedi kişilik bir aileyiz. Annem Nebahat, babam Duran, iki küçük kız kardeşim (Figen on iki, Eda henüz beş), ağabeyim Zafer, dedem Adil ve ben. Evimiz küçüktü ama her köşesi, birbirimize olan mecburiyetimizden doğan bir sıcaklıkla doluydu.

O gece sıradan başlamıştı. En büyük eğlencemiz, yeni bağlanan uydu alıcısıydı. Adil, kanal bulma çabaları sırasında denk geldiği, yarı Almanca yarı Türkçe filmi seyretmemize izin vermişti. Bu, gurbetçi bir ailenin Avrupa’daki hikâyesiydi. Hikâye, bizim dar dünyamızın sınırlarını zorluyor, ufkumuzu genişletiyordu.

Saat 02:45... Filmin son sahneleri. Zafer ile aynı odada, iki çekyatta yatıyorduk. Adil de diğer yatağında, sırtı bize dönük. Televizyonun solgun ışığı, odadaki fakir mobilyaların gölgelerini uzatıyordu.

Film bittiğinde, Adil’in tok sesi duyuldu: “Kapatın artık o zırıltıyı. Uyuyun.”

Zafer kumandayı kapattı. Oda, yeniden o ağır, bunaltıcı sessizliğe ve neme teslim oldu. Yatağıma uzandım. Zihnimde filmden kalan sahneler, Almanya’daki o tren garı ve gurbetçi ailenin hüzünlü vedası dönüp duruyordu. Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı ki...

Saat 03:02.

Sessizliğin Yırtılışı

Önce, yerin metrelerce altından gelen, tanımlanamaz bir uğultu yükseldi. Sanki devasa bir tren, yüzeyin altındaki raylarda, bütün gücüyle hızlanıyordu. Bu ses, sadece kulak zarlarımı değil, göğüs kafesimi titretti. Sesin ardından, tam olarak ne olduğunu idrak edemeden, ev bir anda canlandı. Şiddet, akıl dışıydı. Yattığım yerden havaya sıçradım. Bütün ev bir sağa, bir sola savruluyor; camlar zangırdıyor, duvarlar çatırdıyor, mobilyalar gıcırdayarak dans ediyordu. Bilmediğim, hiç yaşamadığım bir şeydi bu.

Zafer, hemen yanımda, şaşkınlıkla yatağından doğruldu, sesi titriyordu: “Ne oluyor?”

Ama ilk tepki yine Adil’den geldi. Seksenlik bedeniyle, yatağında dimdik oturdu. Yüzü, bir peygamberin metanetiyle kaplıydı. Ellerini açtı, sesini yükseltti ve Arapça dualar okumaya başladı. Sesindeki sarsılmaz inanç, o anki kaosun içinde küçük, güvenli bir ada yarattı. Biz de, ne yapacağımızı bilemeyerek, içgüdüsel olarak ona katıldık. Dualar, kırılan camların ve düşen eşyaların sesine karışıyordu.

O anlar, saniyelerden ibaretti. Kırk saniye. Ama bana, insanlık tarihinin bütün dehşetinin yaşandığı, bir çağ kadar uzun geldi. Zaman, o kırk saniyenin içinde kilitlenmişti.

Dışarısı: Karanlık ve Çığlık

Sarsıntı yavaşlayıp, yerini o derin uğultunun yankısına bıraktığında, Duran’ın sesi duyuldu: Hızlı, keskin ve emir verici: “Balkona! Herkes hemen balkona!”

Nebahat’ın panik dolu fısıltıları eşliğinde, hepimiz zorlukla dengemizi sağlayarak balkona yürüdük. Ve işte orasıydı; hayatımın geri kalanını belirleyecek olan o tezat manzara.

Şehir, milyonluk İstanbul, tam bir karabasana dönüşmüştü. Bütün elektrikler gitmişti. Göz alabildiğine yayılan koca bir metropol, zifiri karanlığa gömülmüştü. Bu korkunç karanlık, gökyüzünü açmıştı. Samanyolu, o güne dek İstanbul’un ışık kirliliğinde kaybolan galaksi, tüm ihtişamıyla üzerimize eğilmişti. Yıldızlar, hiç bu kadar çok, hiç bu kadar yakın görünmemişti.

Nebahat, küçük Eda’yı göğsüne bastırırken, manzaraya bakıp sessizce titredi.

Bu göksel ihtişamın hemen altındaki yeryüzü ise tam tersiydi. İlk sarsıntının şokunu atlatan şehir, şimdi çığlık atmaya başlamıştı. Uzaklardan gelen, boğuk, vahşi çığlıklar, ağlamalar, panikle bağıran insan sesleri... Yeryüzü, çığlıklarla çınlıyordu.

O sırada, alt katımızda oturan, sitemizin yöneticisi Recep Bey’in tiz sesi duyuldu: "Ne duruyorsunuz! Çabuk aşağı inin! Bina sağlam mı belli değil!"

Recep Bey’in bile sesinin bu denli kontrolden çıkmış olması, durumun ciddiyetini suratımıza çarpıyordu. Duran, hemen kararını verdi: “Hemen iniyoruz! Acele edin!”

Kapandaki Dehşet

Nebahat, Eda’yı kucağına aldı, Figen’in elini tuttu. Zafer ve ben öndeydik. Adil ise, sakin adımlarla arkamızdan geliyordu. Herkes panikle kapıya yöneldi. Beşinci katın kapısı, kurtuluşumuza açılan tek eşikti.

Tam o eşiğe ulaştığımızda, yer altından gelen uğultu yeniden yükseldi. İkinci sarsıntı.

Sarsıntının savurmasıyla, kapının hemen yanındaki ahşap ayakkabılık, büyük bir gürültüyle devrildi. Kapı boşluğunu, bir engel gibi tamamen kapattı.

İşte o an, korku ilk kez, somut, dokunulabilir bir engele dönüştü. Beşinci katta kapana kısılmıştık. Figen çığlık attı. Nebahat’ın sesi kısıldı.

Düşünmeye zaman yoktu. Bütün gücümle, devrilen o ayakkabılığa yüklendim. Ahşabın çatlama sesleri, camların kırılması... Nihayet, geçecek kadar bir aralık açabildim.

“Geçin!” diye bağırdım.

Zafer önden atıldı. Figen’i kolundan yakaladım, merdiven boşluğuna ittim. Arkamızdan Nebahat, Eda’yı kucağında sıkıca tutarak geçti. En son Duran ve sarsılmaz Adil.

Normalde dakikalar sürecek olan o beş katlık inişi, saniyelere sığdırarak indik. Her basamakta, sıvalar dökülüyor, duvarlar inliyordu.

Bahçedeki İnsan Haritası

Zemine, bahçeye çıktığımızda, ayaklarımın altındaki toprakta hissettiğim sarsılmazlık, bana yeniden var olduğumu hissettirdi. Ama etrafımdaki manzara, dehşetin boyutunu katladı.

Bütün site oradaydı. Herkes, o anki en mahrem, en savunmasız halleriyle. Gündelik yaşamın bütün maskeleri düşmüştü. Muhtar Saim Amca, her zaman takım elbisesiyle gördüğümüz o ciddi adam, bu gece askılı atletiyle, avuç içleriyle yüzünü kapamış, bir bankın üzerine yığılmıştı. Yanında, Yönetici Recep Bey, ellerini çaresizce havada sallıyor, "Kimse eve girmeyecek!" diye anlamsızca bağırıyordu.

Ailenin üyeleri, çimlerin üzerinde bir halka oluşturdu. Nebahat, Eda’yı battaniyeyle sıkıca sardı. Duran, elleriyle sürekli Adil’i kontrol ediyordu.

O an, insanların bu çıplak çaresizliğini, bu ortak telaşı ilk kez görüyordum. Kendi kendime, istemsizce bir itirafta bulundum:

“Böyle bir telaşı hiç görmemiştim.”

Gece, ağır ve yavaş akıyordu. Soğuk, nemli sabaha dönerken, güneşin ilk ışıkları felaketin boyutunu aydınlatmaya başladı. Artık çığlıklar, yerini fısıltılara bırakmıştı: Kocaeli, Gölcük, Yalova... Yıkım İstanbul'un çok ötesindeydi. Duran, yan sokaktaki bir fırının hâlâ açık olduğunu öğrenince, hemen oraya koştu. Hayatın devam etmesi gerekiyordu ve onun görevi buydu: Ekmek bulmak.

Kırık Bardaklar ve Kırık Güven

Günler, bahçedeki çadırlarda, battaniyeler altında geçti. İki ay sonra, yapı denetiminden onay alındıktan sonra, nihayet evimize döndük.

Ev, bir savaş alanını andırıyordu. Ama Nebahat’ın gözü, direkt vitrine gitti. O vitrindeki, yıllardır sakladığı kristal bardaklar... Hepsi yerle bir olmuştu.

Nebahat, o kırık cam yığınına baktı ve iki aydır içinde tuttuğu bütün kâbusu, bütün korkuyu serbest bıraktı. Saatlerce ağladı.

Duran, Nebahat’ın yanına diz çöktü. Elini tuttu ve gözlerinin içine baktı. Sesi sakindi:

“Nebahat. Kırık bardakların önemi yok. Kırıklar onarılır, bozuklar tamir edilir. Önemli olan, yedi kişi buradayız. Hepimiz hayattayız. Evimizdeyiz.”

O an, o basit gerçeğin ağırlığı beynime kazındı. Bizim kaybımız, sadece birkaç kırık kristaldi. Ama bir şehir, içindekilerle birlikte yok olmuştu. Biz hayatta kalanlardık ve bu, ağır bir sorumluluktu.

İçimdeki Sismograf

Bugün kırk yaşındayım. O geceden bana kalan miras, bedenime kazınmış bir duygu: Korku.

Vücudum, o geceden kalma bir sismograf gibi çalışıyor. Bir sandalye hafifçe yerinden kaysa, rüzgâr camı titretse... Yanımda biri ansızın kıpırdansa...

Hemen kalbim sıkışır. Zihnim, o anki konfordan sıyrılır ve o kırk saniyelik uğultuya geri döner. Gözlerimin önünde Samanyolu belirir, kulaklarımda ise yeryüzünün çığlıkları yankılanır.

Bu korku, sadece bir anı değil, bir mirastır.

Unutmadım. Unutmayacağım. Unutamam.

Cafer Şen.