Kitap Yorumu "Leziz Kadavralar"

Ayşegül Bingöl Balcı

2/20/2026

LEZİZ KADAVRALAR

“Yarım karkas. Sersemletme. Kesim hattı. Basınçlı su. Bu sözcükler beliriyor zihninde ve hırpalıyorlar onu. Kan, o yoğun koku, otomasyon, düşünmeme hali hepsi aynı zamanda. Hücum ediyorlar geceleri; hazırlıksız olduğunda. Ter içinde uyanıyor, çünkü ertesi gün yine insan kesmekle yükümlü olduğunu biliyor.” diye başlayıp et yemek için insan üreticiliğine geçilen oldukça vahşi ve kan dondurucu bir dünya hayal edin.

Hayvanlara bulaşan ölümcül bir mikropla yayılan büyük bir salgın başlar ve insanoğlu kendini korumak için dünyadaki bütün hayvanları yok eder. Bu yok edişle birlikte ortaya “Ne eti yiyeceğiz?” sorunu çıkar. Ama insanoğlunun bu sorun için muhteşem bir çözümü vardır. Besi çiftliklerinde artık hayvanlar değil yenmek için özel olarak “insan eti” üretilmeye başlanır ve bunlara da “özel et” ismi verilir.

Babasından devraldığı kasaplık mesleğini sistemin değişmesi ile birlikte besi çiftliğinde uzman olarak sürdüren Marcos, babası özel bir hastanede kalırken tanıştığı bir hemşire ile evlenir. Fakat evlilikleri boyunca çocukları olmaz. Uzun tedaviler sonucu eşi hamile kalır ancak bebeklerini kaybederler. Bu kayıpla beraber evlilikleri sarsılır ve eşi ile birbirlerinden uzaklaşırlar. Yaşadığı kayıplarla bu vahşi dünyada yalnızlaşan Marcos, bir yandan yaptığı işi sorgulayıp bundan nefret ederken bir yandan da mesleğini sürdürmeye devam eder. Ta ki bir gün kendisine bir dişi hediye edilene kadar.

Bu dişi, istemin gözünde bir hayvan olsa da, aslında gerçek bir insan. Tek farkı ses telleri alınmış, diğer insanların yemesi için çiftliklerde üretilmiş özel et olması. Marcos, bu pahalı hediye karşısında başlarda bir yandan tiksinti ve suçluluk duyguları baş başa kalırken, bir yandan da ne yapacağını bilemez. Bir yanı dişiyi öldürülmeye gönderilen diğer özel etler gibi görürken, bir yanı gözleri ışıl ışıl parlayan bir insan olarak değerlendirir. Roman ilerledikçe aralarındaki ilişki alışılmışın ötesine geçerek, sistemin kurduğu ahlaki düzenin tam kalbine saplanan bir sorgulamaya dönüşür.

“Günün büyük bir kısmını insan kalplerini bir kutuya koyarak geçirmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyor boyuna. Kim bilir neler geçiyor o operatörlerin aklından? Ellerinde tuttukları şeyin daha birkaç dakika önce atıyor olduğunun bilincindeler mi acaba? Peki, bu umurlarında mı ki? Sonra kendisinin de günün çoğunu emrinde çalışan ve kadın ile erkeklerin boğazını gayet doğal bir şekilde kesen, iç organlarını çıkaran, onları parçalayan bir grup insanı denetleyerek geçirdiği geliyor aklına. İnsan hemen her şeye alışabiliyor, çocuğunun ölümü hariç.

Sırf o babasının geriatri merkezinin masraflarını karşılayabilsin diye ayda kaç besi hayvanı öldürmeleri gerekiyor? Leo’yu beşiğine nasıl yatırdığını, sarıp sarmaladığını, ona ninni söylediğini ve ertesi gün cansız bedenini bulduğunu unutması için kaç insan kurban etmeleri gerekiyor? Acının başka bir şeye dönüşmesi için kutulara kaç kalp koymaları gerekiyor? Oysa içten içe biliyor onu hayatta tutan tek şeyin acı olduğunu.

Keder de olmazsa hiçbir şeyi kalmayacak geriye.”

İnsanlarla hayvanlar arasında çizilen çizginin aslında keyfi olduğunu vurgulayan, yer yer tahammül zorlayıcı olsa da aklın ve yaratıcılığın sınırlarını zorlayan, insanın vicdanını ve toplumun ahlaki çöküşünü sorgulayan şahane bir roman. Yazarın kullandığı dil sade ve anlaşılır, aynı zamanda kurguda baştan sona kadar merak uyandırarak romanın akıcılığını koruyor. Üstelik kitabın sonunda ters köşe yaparak sert ve beklenmedik bir bitişle okuyucuyu fazlasıyla şaşırtıyor. Yazarın düzenin değişmesinin ve geçiş sürecinin nasıl olduğu ile ilgili detay vermemesi okuyucuda hikâyenin o dönemiyle ilgili merak uyandırsa da bu durum romanın günümüz dünyasının en rahatsız edici ahlaki sorgulamalarını, çarpıcı bir kurgu ile okuyucuyu yüzleştirdiği gerçeğini değiştirmiyor.

Peki gerçekten toplum, şartlar el verirse, her şeyi normalleştirebilir mi?

Ayşegül Bingöl Balcı